Bir Enerji enerji: Işık
Max Planck'ın buluşuna göre ışık, hem dalga hem de parçacık özelliği göstermektedir. Planck'tan sonra sayısız deney ve gözlem, bu gerçeği kesin olarak ortaya çıkarmıştır. Bu durumda ışık için şu söylenebilir: Işık, dalga şeklinde hareket eden bir enerjidir. Bu tanımın daha iyi anlaşılması için bir başka dalga çeşidini, suda meydana gelen dalgaları örnek verebiliriz. Su dalgaları sudan meydana gelmezler. Dalga, suda hareket eden enerjiden meydana gelmektedir. Eğer bir havuzun bir ucundan diğer ucuna dalga hareket ederse, bu havuzun sağ tarafındaki suyun, havuzun sol tarafına geçmesi anlamına gelmez. Su olduğu yerde kalmıştır. Hareket eden şey dalgadır, yani enerjidir. Banyo küveti su ile doluyken elinizi suyun içinde hareket ettirdiğinizde dalga meydana getirirsiniz, çünkü suya enerji verirsiniz. Enerji, suda dalga şeklinde hareket eder.
Işık dalgaları, su dalgalarına göre biraz daha karmaşıktırlar ve hareket etmek için bir aracıya ihtiyaç duymazlar. Boşluk içinde de hareket ederler. Işık sadece başlangıç aşamasında maddeye bağımlıdır. Işık, bir kere oluşturulduğunda, herhangi bir maddesel eleman olmadan, bağımsız şekilde hareket edebilir. Işık enerjisi, hiçbir maddenin olmadığı yerde bulunabilir.31 Hem ışık hem de ısı, elektromanyetik ışınım olarak bilinen enerjinin farklı şekilleridir. Elektromanyetik ışınımın tüm farklı şekilleri, uzayda enerji dalgaları şeklinde hareket ederler. Bu, bir gölün üzerine atılan taşların oluşturduğu dalgalara benzetilebilir. Nasıl bir göldeki dalgaların farklı boyları olabiliyorsa, elektromanyetik ışınımın da farklı dalga boyları olur. Ancak elektromanyetik ışınımın dalga boyları arasında çok büyük farklar vardır. Bazı dalga boyları kilometrelerce genişlikte olabilir. Başka dalga boyları ise, bir santimetrenin trilyonda birinden daha ufaktır. Bilim adamları, bu farklı dalga boylarını sınışara ayırırlar. Örneğin santimetrenin trilyonda biri kadar küçük dalga boylarına sahip olan ışınlar, gama ışınları olarak bilinir. Bunlar çok yüksek enerji taşırlar. Dalga boyları kilometrelerce genişlikte olan ışınlara ise "radyo dalgaları" adı verilir ve bunlar çok zayıf bir enerjiye sahiptir. Bu nedenle gama ışınları bizim için öldürücü iken, radyo dalgalarının bize hiçbir etkisi olmaz.
Bu üç tür ışık sayıca çok gibi durabilir. Ama gerçekte üçünün toplamı, elektromanyetik yelpazenin içinde tek bir birim yer kaplamaktadır! Bir başka deyişle, Güneş'in ışığının tümü, üst üste dizdiğimiz 1025 tane iskambil kağıdının tek bir tanesine karşılık gelmektedir. Güneş'in ışınlarının bu daracık aralığa yerleştirilmiş olmasının önemli nedeni ise, Dünya üzerindeki yaşamı destekleyecek olan ışınların yalnızca bu ışınlar oluşudur.
İnsan gözünü, görüntü verebilmek için uyaran ışık ise, geniş frekans sıraları arasında oldukça dar bir şeridi, genişlik olarak bir *oktavdan daha az bir alanı temsil eder. Öyle ki, retinayı uyaran ışıkların dalga boyları santimetrenin milyonda 75'i ile 39'u arasında değişir. Nöropsikoloji profesörü Richard L. Gregory'e göre, "bu şekilde bakıldığında neredeyse kör sayılırız."32
Bu gerçeği dikkate aldığımızda, dışarıda olarak algıladığımız ışığın sadece küçük bir kısmını görmekte olduğumuzu anlarız. Bir başka deyişle, retinamızın elde ettiği ışık ile oldukça küçük bir frekansın meydana getirdiği görüntülere sahip olabiliriz. Bunun dışındaki frekanslara ait dünya, bizim için bilinmezdir.
Biz ışığı gördüğümüzde, aslında hiçbir şekilde ışığı görmeyiz. Bizim gördüğümüz, ışığın madde üzerindeki etki ve tepkisinin bizim duyu organlarımız üzerinde gösterdiği etkinin sonuçlarıdır. Biz maddeyi hareket ederken görürüz. Işık, gerçekten de bu dünyanın dışında bir şeydir...34
Dışarıdaki Işık Aslında Nerede?
Işık, bize dış dünyayı görünür kılan, dışarıdaki görüntünün oluşmasına vesile olan şey midir? Dışarı çıktığınızda etrafınızdaki tüm maddesel varlıkların var olmasına ama kapkaranlık bir odada maddenin bizim için tamamen yok olmasına sebep olan şey ışık mıdır? Eğer ışık olmasa, etrafımızdaki dünya bizim için tamamen yok mu olacak?
Bunun teknik açıklaması şudur: Güneş ve diğer ışık kaynakları, farklı dalga boylarında elektromanyetik parçacıklar (fotonlar) saçarlar. Bu parçacıklar, yapılarının öngördüğü şekilde evrene yayılır. Örneğin birçok radyoaktif parçacık vücudumuzun içinden geçip gider. Onları ancak kurşun levhalar durdurabilir. Bu parçacıkların bazıları o denli ağır ve o kadar büyük miktarda enerji yüklüdürler ki, çoğu zaman çarptıkları molekülü parçalayarak yollarına pek sapmadan devam ederler. Bu, radyasyonun kansere yol açmasının altında yatan nedendir. Daha güçsüz bir tür radyasyon olan röntgen ışınlarından yararlanılarak röntgen makineleri üretilmiştir. Bu makinelerin yaptığı iş, radyo dalgalarının oluşturduğu etkiyi "görülebilen ışığa" çevirmek, yani gözlerimiz tarafından algılanabilir hale getirmektir. Yani ışık, göz tarafından algılandığı ve beyin tarafından yorumlandığı sürece var olur. Dışarıda ise bildiğimiz manada bir ışığın varlığı, bir aydınlık söz konusu değildir.
Aynı durum televizyon için de geçerlidir. Bizim için gerçekte görünür olmayan çeşitli ışık dalgaları, televizyon tarafından yorumlanarak, bizim algılayabileceğimiz şekle dönüştürülür.
Gözümüzün retina tabakasına düşen fotonlar, buradaki algı hücreleri tarafından elektrik akımına dönüştürülürler. Bu elektrik akımı sinirler tarafından beyindeki görme merkezine taşınır. Beyindeki görme merkezi bu elektrik akımlarını yorumlayarak bir görüntü oluşturur. Fizik kitaplarında ışığın bu özelliği şöyle ifade edilmektedir: Işık kelimesi fiziksel veya objektif bir manada, elektromanyetik dalgalarla veya fotonlarla ilgili olarak kullanıldı. Aynı kelime psikolojik bir manada elektromanyetik dalgalar ve fotonlar, göz retinasına çarptığı vakit insanda uyanan hisle ilgili olarak da kullanılmaktadır. Işık kelimesinin hem objektif hem de subjektif kavramlarını birlikte ifade edelim: Işık, bir insan gözünde, retinanın uyarılmasından doğan görme etkileriyle varlığını gösteren bir enerji şeklidir.35 Dışarıda var olduğunu zannettiğimiz canlı ve ışıklı dünya, dışarıda maddesel bir varlığı olan ama bu varlığın aslını bizim hiçbir şekilde göremediğimiz, bizde algı olarak meydana gelen bir hayaldir aslında. Güneşli bir günde seyrettiğimiz deniz manzarası gerçekte tümüyle bir karanlıktan ibarettir. Orada hiçbir ışıltı, denizin parlaklığı, havanın netliği ve güneşin göz alıcı ışıkları yoktur. Bize ait bu canlı ve ışıklı görüntüyü algılamamızı sağlayan şey, yalnızca beynimize iletilen elektrik sinyalleridir. Işık; beynimizde meydana gelen bir algı olmasının dışında, dışarıda da yalnızca bir enerji şekli olarak vardır. Dolayısıyla, maddenin varlık sebebi olarak düşünülen ışık, bizim için yalnızca bir hayalden ibarettir. Bu gerçeğe baktığımızda ilginç bir sonuca varırız: Aslında gözümüzün "görme" gibi bir özelliği yoktur. Göz, sadece fotonları elektrik sinyaline çeviren bir ara birimdir. İdrak etme kabiliyetine sahip değildir. Çevremizi sardığını düşündüğümüz pırıl pırıl dünyayı seyreden göz değildir. Işık veya renk hissi gözde oluşmaz. Bu konu, görme ile ilgili önümüzdeki bölümlerde detaylı anlatılacaktır.
Renkler Yalnızca Beynimizde mi?
Her bir frekanstaki fotonlara renk adı verilir. Fotonun titreşim boyutuna göre renkleri birbirinden ayırt ederiz. Yani, kırmızı bizim için farklı titreşim boyutunun, sarı ise başka bir titreşim boyutunun meydana getirdiği renklerdir. Kağıt beyazdır, çünkü her frekansı yansıtır ve bunların bileşimi beyazı meydana getirir. Yaprak yeşildir, çünkü yalnızca yeşil renk hissi veren frekanslardaki fotonları yansıtır, geri kalanları emer. Cam saydamdır, çünkü fotonlar hemen hemen hiçbir engelle karşılaşmadan camın içinden geçerek bize ulaşabilirler. Siyah bir kumaş, tüm fotonları soğurduğu için geriye hiçbir şey yansımaz. Yani buradan gözümüze fotonlar ulaşmaz, biz de onu karanlık yani siyah olarak algılarız. Ayna görüntüyü kopyalar, çünkü yansıtma yüzeyi pürüzsüzdür ve gelen ışınlar çarpıp sektikleri anda birbirlerine olan paralellikleri hemen hemen hiç bozulmaz.
Bir koni hücresinin tek yapabildiği, ışığı yakalayıp onun yoğunluğu hakkında bilgi vermektir. Renk hakkında size hiçbir şey söylemez.36Koni hücreleri algıladıkları bu renk bilgilerini, sahip oldukları pigmentler sayesinde elektrik sinyallerine dönüştürürler. Bu hücrelere bağlı olan sinir hücreleri de elektrik sinyallerini beyindeki özel bir bölgeye iletirler. İşte hayatımız boyunca gördüğümüz rengarenk dünyamızın oluştuğu yer beyindeki bu özel bölgedir. Beynin bu özel bölgesi, tıpkı beynin diğer bölgeleri gibi kapkaranlıktır. Orada hiçbir ışık, hiçbir renk yoktur. Beynin bu bölgesinde kırmızı, yeşil, sarı renk yoktur. Beyaz yoktur. Rengarenk çiçekli bahçeler, gözümüzü kamaştıran güneş ışığının hiçbir yansıması yoktur. Masmavi gökyüzü, yemyeşil ağaçlar yoktur. Kafatasının içi zifiri karanlıktır. Gözlerimizden içeriye doğru ışığın girdiğini zannederiz. Oysa, ne gözlerimizin dışında, ne de gözlerimizin arkasında ışıktan eser yoktur. Renklerin oluşumu, nesnelerin ışığı yansıtma özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Dış dünyada ışık olmadığına göre, renklerin varlığı da söz konusu değildir. O halde "dışarıda" olarak kabul ettiğimiz renkli dünya nerededir? Bu renkli dünya, ne dışarıdan bize doğrudan ulaşabilir, ne de beynimizin içinde oluşur. Renkli dünya, bizim algıladığımız şeydir. Biz öyle yorumladığımız için bu şekildedir. Cambridge Üniversitesi matematik ve teorik fizik bölümünden Peter Russell bu durumu şu şekilde tarif eder: "Dışarıdaki" dünyanın, bizim tecrübe ettiğimizden oldukça farklı olduğu gerçeği pek çok kişiyi şaşırtmaktadır. Yeşil renkle ilgili deneyimlerimizi değerlendirin. Fiziksel dünyada belirli bir frekansta ışık vardır ama ışığın kendisi yeşil değildir. Gözden beyne iletilen elektrik impulsları da yeşil değildir. Orada hiçbir renk yoktur. Gördüğümüz yeşil renk, bu ışık frekansına cevap veren zihinde görülen bir niteliktir. Zihnin yalnızca nesnel deneyimi olarak var olur.37 (vurgu orijinaline aittir.)
Işık, kelimenin tam anlamıyla renkli değildir. Işık, parlaklık ve renk algılarını verir. Ama bunu, ancak uygun bir göz ve sinir sistemi ile başarabilir.38Gözde oluşacak bir hasar veya yapısal bir farklılık, gelen fotonları farklı elektrik sinyallerine dönüştürecek ve beyindeki görme merkezi aynı özellikte dahi olsa, göz tarafından işlenen sinyaller, aynı cismin çok farklı şekillerde algılanmasına neden olacaktır. Renk körleriyle normal görenlerin belli renkleri çok farklı algılamaları ve yorumlamaları bundandır. Bütün bu açıklamaların ortaya çıkardığı gerçek ise şudur: "Dışarısı" olarak algıladığımız mekan, karanlıktır. Aslında karanlık kavramı da aldatıcı olabilir. Orada hiçbir renk yoktur. Cıvıl cıvıl renklerle bize sunulmuş olan üç boyutlu, aydınlık dünya tümüyle yanıltıcıdır. Bizim ışık veya renk olarak yorumladığımız foton hareketleri, zifiri karanlık bir ortamda gerçekleşen fiziksel olaylardan başka bir şey değildir. Göz de dahil olmak üzere tüm vücudumuz ve üç boyutlu, rengarenk bir mekan olarak gördüğümüz tüm maddi alem, bu boşluğun içinde yer alır. Bunu bizim gördüğümüz şekilde yorumlayan, yalnızca beyindir. Ama işin ilginç yanı, tüm bunları algılayan gözün ve tüm bunları yorumlayan beynin de zifiri karanlık oluşudur. Işık ve renk, onu yorumlayan beynin içinde de değildir.
Ortak kanıya göre bilim, renkleri fiziksel dünyadan kaldırmış ve yerine sadece renksiz, farklı dalga boylarındaki elektromanyetik ışınları bırakmıştır.39 Dennett, bir başka kitabında, renklerin meydana gelişi hakkında ise şunları söylemektedir: Dünyada renk yoktur; renk sadece bakanın gözünde ve beyninde oluşur. Nesneler ışığın farklı dalga boylarını yansıtırlar, ancak bu ışık dalgalarının rengi yoktur.40Renk, kişinin dışarıdaki ışığı algılama biçimi ile ilgili olduğuna göre, bizim algıladığımız dünyanın, başkaları için de aynı olup olmadığını bilmemize imkan yoktur. Bir başkasının kırmızı olarak gördüğü rengin bizim için de aynı kırmızı olduğunu hiçbir zaman bilemeyiz. "Rengarenk" kavramı, belki bizim için milyonlarca farklı rengin bir arada oluşu ile ifade ettiğimiz bir kavramdır. Ama bir başkası, çok daha sınırlı sayıda renk netliği ve çeşitliliği görüyor ve bunu yine "rengarenk" olarak yorumluyor olabilir. Bizim algımız ile, bizimle birlikte aynı nesneye bakan karşımızdaki kişinin algısını karşılaştırma imkanımız yoktur. Biz, aynı şeye baktığımızı zannederiz. Ama belki de bizim ve karşımızdaki kişinin algıladığı şey, birbirinden son derece farklıdır. Dış dünyayı algılayış şeklimiz, beş duyumuzla sınırlı olduğuna göre, mavinin karşımızdaki kişi için de aynı mavi, kahvenin tadının karşımızdaki kişi için de aynı tat olduğunu hiçbir zaman bilemez ve bunu tarif edemeyiz. Burada varmamız gereken sonuç şudur: Varlıklara yüklediğimiz tüm nitelikler, "dış dünyadaki asıllarına" değil beynimizdeki görüntülerine aittir. Bizler hiçbir zaman algılarımızı aşıp, dışarıya ulaşamayacağımız için maddelerin ya da renklerin gerçek varlığını da göremeyiz. Ünlü düşünür Berkeley de bu gerçeğe şu sözleriyle dikkat çekmektedir: Kısaca, aynı şeyler, aynı zamanda bazıları için kırmızı, bazıları için sıcak başkaları için tam tersi olabiliyorsa, bu demektir ki biz yanılsamaların etkisindeyiz ve 'şeyler' ancak bizim zihnimizde vardır...41Avustralya'nın Adelaide Üniversitesi'nde görev yapan Oxford Üniversitesi'nden Gerard O'Brien, bir radyo konuşmasında bu konuyla ilgili şunları söylemektedir:
Dış Dünyayı Tanıtan 5 Duyu
Eğer bildiğimiz her şey kendi zihnimizde görülen duyusal görüntülerse, bizim algılarımızın dışında bir fiziksel gerçeklik olduğunu nereden bilebiliriz? Bu yalnızca bir tahmin değil midir? Benim cevabım: Evet'tir. Bu bir tahmindir; ama yine de en inandırıcı olandır.43
Bize dış dünya ile ilgili verilen bilgi, yalnızca duyu organlarımızın bize ilettiği şekildedir. Bize ulaşan bu bilgiler, bir dizi işlem sonucunda elektrik sinyaline dönüştürülür ve bu sinyaller beynimizin ilgili noktalarında yorumlanır. Dolayısıyla içtiğimiz bir içecek, seyrettiğimiz bir film, kokladığımız bir çiçek beynimizin bu yorumunun bir sonucudur. Ancak burada şu gerçeği tekrar hatırlatmakta fayda vardır: Beynimizde gerçekte ne renkler, ne sesler, ne de görüntüler vardır. Beynimizde var olan şey sadece elektrik sinyalleridir. Karşımızda seyrettiğimizi zannettiğimiz uçsuz bucaksız manzara, bakmaya doyamadığımız rengarenk bir çiçek, yüksek sesli müzik, tadına hayran kaldığımız mükemmel bir yemek aslında yalnızca beynimize ulaşan elektrik sinyallerinden ibarettir. Bu, kuşkusuz dış dünyanın yokluğu anlamına gelmemektedir. Duyu organlarımızdan beynimize iletilen elektrik sinyallerinin kesilmesi, dışarıda var olan dünyayı ortadan kaldırmayacaktır. Böyle bir durumda dış dünya, "sadece bizim için" yok olacaktır. Çünkü, bize ait dış dünya, yalnızca elektrik sinyallerinin beynimizde yorumlanmasından ibarettir. Her bir duyu organı kendine uygun uyarıya cevap verecek şekilde yaratılmıştır. Bu uyarılar ise, moleküller, dalgalar veya titreşimler şeklindedir. Tüm bu çeşitliliklerine rağmen duyu organları temelde aynı görevi görürler: Kendilerine özgü uyarıları elektrik sinyallerine dönüştürürler. Bir uyarı ise sadece bir uyarıdır. Kırmızı renk değildir veya Beethoven'ın Beşinci Senfonisi'nin ilk notası değildir, sadece bir elektrik enerjisidir. Aslında, bir duyuyu diğerlerinden farklı hale getirmek yerine, duyu organları hepsini benzer hale, yani elektrik sinyallerine dönüştürürler. Kaliforniya Üniversitesi'nden nörobilimci ve psikiyatri profesörü Jeffrey M. Schwartz, algının beyinden bağımsız meydana geldiği gerçeğini şu sözlerle açıklamaktadır: Peter Russell ise, bu gerçeği şu şekilde açıklamıştır: Ne zaman fiziksel görünüm ayrıntılarını araştırmaya kalksak, hep elimiz boş dönüyoruz. Fiziksel ile ilgili olarak edindiğimiz her fikir yanlış çıkıyor. Maddecilik fikri gözlerimizin önünde buharlaşıp gidiyor. Ama maddesel dünyaya olan inancımız gitgide kökleşiyor – bizim deneyimlerimizle sürekli olarak takviye oluyor – öyle ki, bunların fiziksel bir temeli olması gerektiğine dair zannımıza sıkı sıkıya yapışıyoruz. Dünya'nın tüm evrenin merkezinde olduğu zannından hiçbir zaman şüphe etmeyen ortaçağ astronomları gibi, dış dünyanın fiziksel bir kökeni olduğu zannımızı hiçbir zaman sorgulamıyoruz. Gerçekten de, bunun yanıtının doğruca bize bakıyor olabileceğini fark ettiğimde oldukça şaşırdım. Belki de dışarıda gerçekten de hiçbir şey yok. Yani, hiçbir "şey". Fiziksel görünüm diye bir şey yok. Belki de her şeyin sadece beyinsel bir görünümü var.46
Stanford Üniversitesi nöropsikoloji profesörü Karl Pribram bilim ve felsefe dünyasında, algıyı hissedenin kim olduğu ile ilgili bu önemli arayışa şöyle dikkat çekmiştir: Yunanlılardan beri, filozoşar "makinenin içindeki hayalet", "küçük insanın içindeki küçük insan", vb. üzerine düşünüp durmuşlardı. "Ben" – yani beyni kullanan varlık- nerededir? Asıl bilmeyi gerçekleştiren kim? Assisili Aziz Francis'in de söylemiş olduğu gibi: "Aradığımız şey bakanın ne olduğudur."47Şuur, yalnızca Allah'ın insana verdiği ruhun sahip olduğu bir özelliktir. İnsan sahip olduğu ruh ile düşünüp algılayan, karar alıp yorum yapabilen bir varlık haline gelir. Sahip olduğu bilinç ve akıl, bu ruhun insana kazandırdığı özelliklerdir. Allah ayetinde şöyle buyurur: Böylece sana emrimizden bir ruh vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmiyordun. Ancak Biz onu bir nur kıldık; onunla kullarımızdan dilediklerimizi hidayete erdiririz. Şüphesiz sen, dosdoğru olan bir yola yöneltip-iletiyorsun. (Şura Suresi, 52)Bu konu ilerleyen bölümlerde detaylı olarak açıklanacaktır.
Beynin İçindeki Manzarayı Seyreden Kim?
Cambridge Üniversitesi matematik ve teorik fizik bölümünden Peter Russell, bu gerçeği şu şekilde özetler: Bir ağaca baktığımda, doğrudan ağacı görüyormuşum gibi gelir. Ama bilim, tamamen farklı bir şeyin gerçekleştiğini söylemektedir. Gözden giren ışık retinada kimyasal reaksiyonları tetikler, bunlar beyne giden sinir lişeri boyunca hareket eden elektrokimyasal impulslar meydana getirirler. Beyin aldığı verileri analiz eder ve sonra dışarıda var olan şeye dair kendi görüntüsünü meydana getirir. Daha sonra ben, ağaç görüntüsünü görürüm. Ama benim asıl gördüğüm ağacın kendisi değildir, sadece zihnimde oluşan görüntüsüdür. Bu, tecrübe ettiğim her şey için geçerlidir. Bildiğimiz, algıladığımız ve hayal ettiğimiz her şey, her renk, ses, duygu, her düşünce, her his zihinde meydana gelen bir şekildir. Bunların tümü zihnin kendi şekillendirmesidir.49 Dışarıdaki dünyanın aslını doğrudan göremediğimize ve her şey beyinde oluşan bir algı olduğuna göre, acaba gören gerçekten "göz"müdür?
Peki beynimizde tüm bu algıların oluştuğu, görüntülerin canlandığı, seslerin duyulduğu, kokuların oluştuğu bir yer var mıdır? Beyni dikkatlice inceleyecek olsak, birbiriyle etkileşim içindeki nöronlar ve bunların arasındaki kimyasal ve elektriksel bağlantılarla karşılaşırız. Ama beynin hiçbir yerinde renklerin, şekillerin, yazıların ve dış dünyaya ait diğer şeylerin görüntülerini bulamayız. Beynin hiçbir yerinde, yaprakları hareket eden yeşil bir ağaç, alışveriş yapan kalabalık, evler, arabalar, mobilyalar yoktur. Beynin hiçbir yerinde bize gülümseyen bir dostumuz, annemiz veya babamız yoktur. Okumakta olduğunuz bu kitabın görüntüsü, beynin hiçbir yerinde bulunmamaktadır. Kısacası, etrafımızda gördüğümüzü zannettiğimiz dünya, ne dışarıda ne de beyindedir. Görüntünün beyinde olduğunu iddia eden bilim adamlarının şu soruya cevap vermeleri gerekmektedir. Eğer beyinde bir görüntü meydana geliyorsa, bu durumda bu görüntüyü izleyen kimdir? Kaliforniya Üniversitesi, Psikoloji Bölümü ve Nörobilim Programı profesörü ve Beyin ve Algılama Merkezi Başkanı Vilayanur S. Ramachandran, Phantoms in the Brain (Beynin Aldanışları) isimli kitabında bu durumu şu şekilde açıklamıştır: Elinde tuttuğu bardaktaki içeceğe baktı. "Göz küremin içine bu bardağın ters bir görüntüsü düşüyor. Açık ve koyu renkli görüntülerin hareketleri retinamın üzerindeki fotoreseptörleri aktişeştiriyor ve şekiller, bir yol boyunca –bu yol optik sinirdir- tek tek pikseller halinde aktarılıyor. Beynimin içindeki ekranda da görüntüleniyor. Bu bardağı da aynen bu şekilde görmüyor muyum? Elbette, beynimin tekrar görüntüyü çevirip düzeltmesi gerekiyor."
O halde beynin içinde oluşan şey nedir? Ramachandran, bunun teknik açıklamasını şu şekilde yapar: ... idrak konusunu anlamak için ilk adım beyindeki görüntüler fikrinden kurtulmak ve nesneler ile olayların dış dünyadaki temsili tarişeri üzerinde düşünmektir. Bu sayfada yazılı olan paragraşar gibi bir paragraf, temsili tarif ifadesini çok iyi açıklayabilecek bir örnektir. Eğer Çin'deki arkadaşınıza dairenizin nasıl göründüğünü anlatmak isteseydiniz, dairenizi Çin'e nakletmeniz gerekmeyecektir. Tek yapmanız gereken dairenizi tanımlayan bir mektup yazmaktır. Fakat mektubunuzdaki kelimeleri ya da paragraşarı meydana getiren mürekkep hiçbir şekilde fiziksel anlamda odanıza benzerlik göstermez. Mektup, sizin dairenizin temsili bir tarifidir. Beyindeki temsili tarifin anlamı nedir? Elbette mürekkep damlaları değil, fakat sinir iletilerinin dilinden söz edilmektedir. İnsan beyninde görüntülerin işlenmesi için çok sayıda alan bulunmaktadır, bunların her biri görüntüden belirli türde bilgileri almakta uzmanlaşmış karmaşık nöron ağından oluşur. Her bir nesne, bu alanların içerisinde sadece o nesneye ait bir dizi faaliyeti harekete geçirir. Örneğin bir kaleme, kitaba ya da bir insan yüzüne baktığınızda her durum için farklı bir sinirsel faaliyet şekli tetiklenir ve sizin neye baktığınızla ilgili daha üst beyin merkezlerini "bilgilendirir." Bu faaliyetlerin biçimi, aynen kağıdın üzerindeki mürekkep damlalarının sizin odanızı temsil veya sembolize etmesi gibi, görsel nesneleri temsil eder ya da sembolize eder. Görsel süreçleri anlamaya çalışan biz bilim adamları için hedefimiz beynin bu sembolik tarişeri oluşturmak için kullandığı şifreyi çözmektir, tıpkı bir şifre çözücünün yabancı bir metni deşifre etmeye çalışması gibi...51 Fakat tek başına bu haritanın varlığı görmeyi açıklayamaz çünkü beynin içinde önceden de belirttiğim gibi primer görme korteksinin üzerinde gösterilenleri izleyen küçük bir insan yoktur.52 Gözlerin, beyinde, nesnelerin algılarından oluşan bir görüntü oluşturdukları düşüncesinin cazibesinden kaçınmak önemlidir. Beyinde görüntü fikri, bütün bunları görecek bir iç gözün de bulunmasını beraberinde getirir. Ama bu da, bu görüntüyü görebilecek bir başka gözün bulunmasını başka görüntüler için başka gözleri vs. gerektirecektir. Bu ise hiçbir sonuca ulaşmadan sonsuza kadar bu şekilde devam eder.53 Iowa Üniversitesi Nöroloji Departmanı profesörü ve başkanı Antonio Damasio, "oldukça dürüst bir şekilde şunu söyleyebilirim; bilincin ilk problemi, nasıl 'beyinde bir film' oluşturabildiğimizdir,"54 açıklamasını yaparken, bilim adamlarının bu konu ile ilgili içinde bulundukları açmazı açıkça itiraf etmektedir. Açıktır ki, 21. yüzyıl bilimi, "Gören kim?" sorusunu cevapsız bırakmaktadır. Bilim adamları, beynin içinde bir izleyicinin olduğu varsayımını kuşkusuz terk etmişlerdir. Ama bu durum, beyinde oluşan görüntü kavramını bilim adamları açısından daha büyük bir problem haline getirmiştir. Beynin içindeki tek bir nokta, bize, sayısız detaya sahip olan, mükemmel netlikte ve kusursuz ayrıntılar taşıyan bir dünya sunmaktadır. Hem de kesintisiz olarak. Bunun teknik ve bilimsel açıklaması budur. Peki acaba oluşan "görüntü" nerededir? Oxford Üniversitesi'nden psikolog yazar Susan Blackmore, şu yorumu yapar: * Crick, "gözlerimizin önünde gördüğümüz dünyanın canlı görüntüsü"nün bağlantılarını bulmak istediğini söylüyor. Damasio ise bunu "beynin içindeki sinema" olarak adlandırıyor. Ama eğer görsel dünya büyük bir illüzyon ise, bu durumda bu kişiler aradıkları şeyi hiçbir zaman bulamayacaklar, çünkü ne beynin içindeki sinema ne de canlı görüntü beyinde bulunmamaktadır. Bunlar da illüzyonun bir parçasıdır.55 (*: DNA sarmalının keşfi ile Nobel ödülü alan İngiliz biyokimyacı.)
Sahip olduğumuz dünya, sadece bizim algılarımızda oluşur. Bu dünyayı bizim gördüğümüz gibi gören, bize ait algıları hissedip algılayan, bizim dünyamıza şahit olan hiç kimse yoktur. Gördüklerimiz, beynimizin de bir parçası değildir. Beyin de sahip olduğumuz bu hayali görüntüye aittir. Bizim algılarımız; bize seyrettirilen, bizim için var edilmiş bir dünyayı oluştururlar. Dışarıda gerçek, maddesel bir dünya vardır ama insan buna hiçbir zaman ulaşamamaktadır. Kuantum fiziğinin kaşişerinden Erwin Shrödinger'in belirttiği gibi, "her kişinin dünya görüntüsü, kendi zihninin oluşturduğu kavramdır ve daima öyle kalacaktır. Bu dünya görüntüsünün, başka bir varlığa sahip olduğu hiçbir zaman kanıtlanamaz".56 Gözümüzün önünde zannettiğimiz bir nesneye, örneğin bir kitaba bakarak edindiğimiz deneyimi, onu sadece düşünerek de edinebilmemiz bu gerçeğin önemli delillerindendir. Beynin içinde, gerçekte var olmayan bir varlığın görüntüsünü elde etmekteyiz. Washington Üniversitesi'nden psikolog Michael Posner ve nörolog Marcus Raichle, beynin bu olağanüstü mekanizması için şu sözleri söylemektedirler: Gözlerinizi açın, bir manzara hiç çaba göstermeden sizin görüntünüzü doldurmaktadır; gözlerinizi kapatın ve o manzarayı düşünün. Bu şekilde o manzaranın bir görüntüsünü çağırabilirsiniz, kesinlikle sizin gözlerinizle gördüğünüz manzara kadar canlı, kesintisiz ya da eksiksiz değildir. Fakat hala manzaranın temel özelliklerine sahip olan niteliktedir. Her iki durumda da manzaranın bir görüntüsü zihinde oluşmaktadır. Gerçek görsel deneyimlerle oluşan görüntü, hayal edilen bir görüntüden ayırt edilebilmesi bakımından "algı" olarak adlandırılmaktadır. Algı retinaya çarpan ve daha sonra beyinde işlemden geçirilecek olan sinyalleri gönderen ışığın ürünü olarak oluşmaktadır. Fakat bu sinyalleri göndermek için hiçbir ışık retinaya çarpmadığında bir görüntüyü nasıl oluşturabilmekteyiz?57 Bu gölge dünya; çalıştığımız iş yerini, evimizi, çevremizdeki insanları, arabamızı, yediğimiz yemeği, seyrettiğimiz filmi, kısacası yaşantımızdaki her şeyi kapsar. Evimize girdiğimizde, gerçek evimizden içeri girdiğimize dair bir his duyarız. Oysa gerçek evimizin, ona tıpatıp benzeyen, hatta görüntü olduğuna dahi ihtimal vermediğimiz bir kopyasını zihnimizde izleriz. Evin içinde karşılaştığımız herkesin görüntüsünü yine zihnimizde seyrederiz. Bütün hayatımız, beynimizin içindeki küçük bir mekanda geçer. İnsana sahip olduğu ruhu veren Allah'tır. Bu ruha işittiren, izlettiren, hissettiren Allah'tır. Mükemmel netlikte, kusursuz detaylı ve olağanüstü canlılıkta bir dünyayı bizler için yalnızca hayal olarak yaratan, ruha tüm bunları yaşıyormuş hissi veren, her şeyi yoktan var eden Yüce Allah'tır. Allah, ayetlerinde bu gerçeği insanlara haber vermiştir: İşte gaybı da, müşahede edilebileni de bilen, üstün ve güçlü olan, esirgeyen O'dur.
Sesler Yalnızca Beynimizde Vardır
Duyma işleminin sistemi, görme ile aynıdır. Ses olarak bize ulaşan bilgiler, tıpkı görüntüde olduğu gibi yalnızca elektrik sinyalleridir. Dış kulak, çevredeki ses dalgalarını kulak kepçesi ile toplayıp orta kulağa iletir. Orta kulak, ses titreşimlerini güçlendirerek iç kulağa aktarır. İç kulak ise, bu titreşimleri sesin yoğunluğuna ve sıklığına göre elektrik sinyallerine dönüştürerek beyne gönderir. Beyinde bu mesajlar, söz konusu sinyallerin işleme konulup yorumlandığı duyma merkezine iletilir. Böylece duyma işlemi gerçekleşir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta vardır: Tıpkı görüntüler gibi, sesler de beynimizin dışında bir yerlerde değildir. Özellikle insan bilinci konusundaki çalışmaları ile tanınan Cambridge Üniversitesi matematik ve teorik fizik bölümünden Peter Russell bu durumu şu şekilde açıklar: Piskopos Berkeley bizim algılarımız dışında hiçbir şeyin olmadığını savunurken, bunu, eğer onu duyacak hiç kimse yoksa, devrilen bir ağaç ses çıkarır mı tartışması takip etti. O dönemlerde sesin havada nasıl iletildiğine veya kulağın ya da beynin nasıl işlev gösterdiğine dair hiçbir şey bilinmiyordu. Günümüzde burada devreye giren işlemler hakkında çok daha fazla şey biliyoruz ve bunun cevabı açıkça "hayır"dır. Fiziksel gerçeklikte hiçbir ses yoktur, yalnızca havada basınç dalgaları vardır. Ses yalnızca, bir algılayıcının onu tecrübe etmesi ile var olur –bu algılayıcı ya insandır, ya bir geyik veya bir kuş ya da bir karınca.58 (vurgu orijinaline aittir.)
Bir kemanın müziğini duyuyorum, ama duyduğum ses zihnimde ortaya çıkan bir nitelik. Bunun gibi bir ses dış dünyada yoktur, sadece titreşen hava molekülleri vardır."59Dolayısıyla sesleri işitirken de, görüntü ile ilgili olarak yaşadığımız aynı yanılgıya düşeriz. Seslerin dış dünyadan geldiğini zannederiz. Oysa bizim algıladığımız sesler, bizim için meydana getirilmiş gölge dünyanın bir parçasıdır. Tıpkı bu dünyaya ait görüntüler, tatlar, kokular ve hisler gibi, sesler de bize ait bu algı dünyasının bir kısmını oluşturur. Dış dünyada var olduğunu düşündüğümüz kalabalık ortamın gürültüsü, bize seslenen arkadaşımızın sesi ve dinlediğimiz müzik, yalnızca bize ait bu algı dünyasında oluşur. Tüm bunların dışarıdaki gerçeklik ile mutabık olup olmadığını bilmemize imkan yoktur. Çünkü beynimizin dışına çıkarak asıl dünyaya ulaşmamız hiçbir zaman mümkün değildir.
Kokular ve Lezzetler de Yalnızca Beynimizde Meydana Gelir
Pişen güzel bir yemeğin kokusunun, gerçekten yemekten geldiğini zannederiz. Yemek pişerken, başkalarının da bizimle aynı kokuyu algıladığını düşünür ve ortak bir hissi paylaştığımıza inanırız. Ama bu yalnızca bir zandır. Bize ulaşan şey, koku moleküllerinin elektrik sinyaline dönüştürülüp beynimize ulaşmış halidir. Bir başka deyişle, "koku" dediğimiz şey de tıpkı görme ve duyma gibi, elektrik sinyallerinden oluşan bir algıdır. Dışarıdaki koku molekülleri, hiçbir zaman beynimize ulaşmaz. Ünlü düşünür George Berkeley, bu gerçeği şu sözlerle açıklamıştır: Önce renklerin, kokuların vb. gerçekte var olduğu sanıldı; ama daha sonra, bu çeşit görüşler reddedildi ve görüldü ki bunlar ancak duyumlarımız sayesinde vardır.60
Dokunma Hissi Yalnızca Beyne İletilen Elektrik Sinyalleridir
Peter Russell, bu durumu şu şekilde açıklar: Maddenin katı bir materyal olduğuna dair fikrimiz ise, tıpkı yeşil renk gibi, bilinçte meydana gelen bir vasıftır. Bu, "dışarıda olanın" bir modelidir. Ama tıpkı diğer modeller gibi, dışarı da gerçekte olandan oldukça farklıdır.61Peter Russell'ın vurguladığı gerçeklik kavramı, son derece doğrudur. Dışarıdaki maddeye dokunurken onunla ilişkimiz, yalnızca elimizin elektronlarının söz konusu nesnenin elektronlarını itmesinden ibarettir. Yani gerçekte ona dokunmayız bile. Dışarıdaki nesne ile aramızda hiçbir temas yoktur. Buna rağmen oluşan his, onun niteliğini algılıyormuş izlenimi verir bize. Bir ağaç gövdesinin sert olduğunu, pamuğun yumuşak olduğunu algılayabiliriz. İkisini farklı niteliklerde algılarız ama aslında moleküler düzeyde gerçekleşen işlem, elektronların birbirlerini itmesinden ibarettir. Dokunduğumuz madd
Pensilvanya Üniversite Hastanesi nükleer tıp bölümünde yardımcı doçent doktor Andrew B. Newberg konuyla ilgili olarak şunları belirtir: Geçmişte şöyle diyen bazı filozoşar vardı: "Bak, eğer bir kayaya tekme atarsam ayak parmağım acır, bu gerçektir. Bunu hissederim. Gerçek olduğunu hissederim. Bu canlıdır. Buna gerçeklik denir." Fakat aslında bu hala bir deneyimdir ve bu hala kişinin gerçeklik algısıdır.62Örneğin sıcak bir maddeye dokunduğumuzda, onun hissini beyne iletmekle görevli olan sinirler devreden çıkarılsa, yanmakta olan elimizi hissetmemiz mümkün değildir. Sıcaktan yanma, onu hissetme ve bundan dolayı acı duyma hissi, yalnızca beynin yorumudur. Benzer şekilde dışarıda bir uyarıcı olmamasına rağmen, sırf elektrik sinyallerinin yapay üretimi sonucunda da algı hissi oluşabilir. Dışarıda yanan bir ateş olmamasına karşın, elimizin yandığını hissedebiliriz. Bu durum, buradaki yanma hissinin yalnızca bizim algı dünyamızda meydana geldiğinin bir diğer delilidir. Üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken bu önemli gerçeği 20. yüzyılın ünlü düşünürü Bertrand Russell şöyle ifade etmiştir: …Parmaklarımızla masaya bastığımız zamanki dokunma duyusuna gelince, bu, parmak uçlarındaki elektron ve protonlar üzerinde bir elektrik etkisidir. Modern fiziğe göre, masadaki elektron ve protonların yakınlığından oluşmuştur. Eğer parmak uçlarımızdaki aynı etki, bir başka yolla ortaya çıkmış olsaydı, hiç masa olmamasına rağmen aynı şeyi hissedecektik.63
Şu an bir dergi tutuyorsunuz, bunu katı bir madde olarak algılıyorsunuz ve siz bunun evrende bağımsız bir şekilde var olduğunu görüyorsunuz. Etrafınızdaki objeler de aynı şekilde, belki bir fincan kahve ya da bir bilgisayar, hepsi dışarıda gerçekmiş gibi görünüyor. Ama hepsi yalnızca bir hayal.64
Mesafe de bir Algıdır, Yalnızca Beynimizde Oluşur
Dış dünya adını verdiğimiz görüntü o kadar inandırıcı ve o kadar etkileyicidir ki, insanın, bunların tümünün birer algıdan ibaret olduğuna inanması için derinlemesine dikkat vererek düşünmesi gerekmektedir. Görüntüyü bu kadar inandırıcı ve etkileyici yapan şeyler ise mesafe, derinlik, renk, gölge, ışık gibi unsurlardır. Bu malzemeler o kadar kusursuzca kullanılmıştır ki, beynimizde üç boyutlu, renkli ve canlı bir görüntü haline gelirler. Sonsuz sayıdaki ayrıntı bu görüntüye eklenince, ortaya, hiç farkına varmadan bütün bir ömür boyunca aslı zannederek içinde yaşadığımız ama gerçekte sadece zihnimizde muhatap olduğumuz ve aslının sadece bir kopyası olan bir dünya çıkar. Mesafe dediğimiz algı, bir çeşit üç boyutlu görme şeklidir. Görüntülerde mesafe ve derinlik hissini uyandıran şeyler ise perspektif, gölge ve hareket dediğimiz unsurlardır. Optik biliminde mekan (space) algısı denilen bu algı şekli, çok karmaşık sistemlerle sağlanır. Bu sistemi en basit şekliyle şöyle anlatabiliriz: Gözümüze gelen görüntü sadece iki boyutludur. Yani yükseklik ve genişlik ölçülerine sahiptir. Göz merceğine gelen görüntülerin boyutları ve iki gözün aynı anda iki farklı görüntü görmesi derinlik ve mesafe hissini oluşturur. Bizim her bir gözümüze düşen görüntü, diğer göze gelen görüntüden açı, ışık gibi unsurlar açısından farklıdır. Beyin bu iki farklı görüntüyü tek bir resim haline getirerek derinlik ve mesafe hissini oluşturur.
İnsan, karşısındaki derinlik hissi içinde pek çok detay görür. Biraz ilerisinde elinde tuttuğu kitabı, onun daha ilerisinde televizyon, biraz daha uzakta pencere, daha ilerilerde pencereden görülen uçsuz bucaksız orman ve en uzakta ise Güneş'i görmektedir. Elleri, bacakları, gövdesi de bu görüntünün içindedir. Her birinin belirli bir perspektifi, gözlemlediği yerden belli bir uzaklığı vardır. Ya da başka bir deyişle, o böyle algılamaktadır. Derinlik hissi, perspektif, gölgeler ve görüntünün içinde gördüğü kendi bedeni, gerçek bir dış dünya gördüğü konusunda kendisini ikna etmektedir. Oysa gözlemlediği kendi bedeni de dahil olmak üzere her şey, beyninin içindeki elektrik sinyallerinin bir etkisidir. Hemen karşısında duran kitap ile en uzakta zannettiği Güneş arasında bir mesafe yoktur. Bunlarla kendisi arasında da bir mesafe yoktur. Gözlemlediği her şey, beyninde oluşan tek bir görüntünün birer parçasıdır. İki boyutlu bir retinada derinlik hissinin oluşması, iki boyutlu bir resim tuvalinde gerçekçi bir derinlik hissi oluşturmaya çalışan ressamların kullandığı tekniğe çok benzer. Derinlik hissini oluşturan bazı önemli unsurlar vardır. Bunlar; nesnelerin üst üste yerleşmesi, perspektif, doku değişimi, boyut, yükseklik ve harekettir. Ressamların tablolarında kullandıkları yöntem, beynimizde meydana gelen görüntü için de geçerlidir. Beynimizdeki iki boyutlu bir mekanda derinlik, ışık, gölge aynı metodla meydana gelir. Bir görüntüde ayrıntılar, yani ışık, gölge ve boyutlar ne kadar detaylı olarak işlenirse, o görüntü o kadar gerçekçi olur ve duyularımızı aldatır. Böylece biz üçüncü boyut olan derinlik ve mesafe varmış gibi hareket ederiz. Halbuki gördüğümüz bütün görüntüler bir film karesi gibi tek bir satıh üzerinde bulunur. Beynimizdeki görme merkezi son derece küçüktür! Bütün o uzak mesafeler, uzaktaki evler, gökteki yıldızlar, Ay, Güneş, havada uçan uçaklar, kuşlar gibi görüntüler bu küçük mekana sığdırılır. Yani sizin bakıp binlerce kilometre yukarıda dediğiniz bir uçakla, elinizi uzatıp tutabildiğiniz bardak arasında teknik anlamda bir mesafe yoktur, tümü beyninizdeki algı merkezinde tek bir yüzey üzerindedir. Allah ayetlerinde şöyle buyurur: Allah, yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattı. Emir, bunların arasında durmadan iner; sizin gerçekten Allah'ın her şeye güç yetirdiğini ve gerçekten Allah'ın ilmiyle her şeyi kuşattığını bilmeniz, öğrenmeniz için. (Talak Suresi, 12)
Bizim İçin "Gerçek" Nedir?
"Kendilerini gördüğümüz ve dokunduğumuz için ve bize algılarımızı verdikleri için nesnelerin varlığına inanırız. Oysa algılarımız sadece zihnimizde var olan fikirlerdir. Şu halde algılar aracılığıyla ulaştığımız nesneler fikirlerden başka bir şey değildirler ve bu fikirler, zihnimizden başka yerde bulunmazlar zorunlu olarak… Bütün bunlar mademki sadece zihinde var olan şeylerdir, öyleyse evreni ve şeyleri zihnin dışında varlıklar olarak hayal ettiğimizde, yanılmaların içine düşmüş oluyoruz demektir…"65 Beyinde, dünyanın en mükemmel kamerasından daha kaliteli görüntü sağlayan, en gelişmiş üç boyutlu sinema ve televizyondan daha net ve renkli bir görüntü meydana gelmektedir. Beyinde, en gelişmiş müzik sisteminden daha mükemmel olan, daha net ve çok boyutlu, gerçeğinden ayırt edilemeyen sesler meydana gelmektedir. Yine beyinde, parfümün, gülün kokusu oluşmakta; sıcak, soğuk hissi mükemmel şekilde meydana gelmektedir. Bu kusursuz netlikteki dünya, Allah'ın dilemesi ile kesintisiz olarak bizlere sunulmaktadır.
Gerçekte içinde bulunduğu ortam, yani bu dünyanın aslı, kişinin kendisine hissettirilen gibi midir? Bunu bilemeyiz. Gerçekten etrafında kalabalık insanların olup olmadığı veya çiçeklerin kokusunun bütün ortamı kaplayıp kaplamadığı konusuyla ilgili bir bilgi edinmemiz mümkün değildir. Bize gösterilen, yalnızca ortamın algıladığımız şeklidir. Bizim için dış dünya, yalnızca algıladığımız dünyadır. Organlarımızın bize ilettiği elektrik sinyalleri ortadan kalktığında, dışarıda bir dünya olmasına rağmen, bizim dış dünyamız da ortadan kalkacaktır. Biz; bize iletilen, ulaştırılan ve gösterilen kadarını bilebiliriz. O da zihnimizin içinde olan bitenlerin tamamıdır. Gerard O'Brien, dış dünya ile algıladığımız dünya kavramını şu şekilde açıklar: Bizim yaşadığımız dünyanın, bir anlamda kafalarımızın içinde oluşturulan dünyanın, gerçekte dünyanın aslı olup olmadığı ile ilgili bir soru akla geliyor. Çünkü eğer bir dizi teorisyenin benimsediği gibi dünyanın aslında beynimizde oluşturulduğunu kabul edersek, bu durumda bizim dünyada tecrübe ettiklerimiz ile deneyimlerimiz dışındaki gerçek dünya arasındaki benzerlik gerçek bir soru işareti olarak karşımıza çıkıyor. Eğer bizim dünyadaki deneyimlerimiz ile dünyanın gerçekte nasıl olduğu arasında büyük uyuşmazlıklar olduğunu düşünüyorsanız, bu durumda bizim gördüğümüz dünyanın ve deneyimlerimizin bir bakıma hayal olduğu düşünülebilir.66 (vurgu orijinaline aittir.)Şu durumda bize göre gerçek nedir? İnsanın gerçeklik dediği şey, beyninin ve hislerinin dışında maddi olarak var olan bir gerçek dünyaya işaret eder. İnsan, bu dünyayı gözlemlese de gözlemlemese de bunun varlığına olan inancı tamdır. Sabah kalktığında kendi odasının içinde olduğundan emindir. Bürosunu ve bürosundaki bilgisayarının tam olarak bulundukları yerde olduklarını varsayar, ertesi sabah tekrar işe gittiğinde bunları burada bulacağından da emindir. Günün sonunda eve gitmek için yola çıktığında evinin orada olacağını farz eder. Arkadaşlarının, ailesinin, tanıdıklarının, akrabalarının, onları görse de görmese de var olduklarını kabul eder. Her gün yaşadığı ve tekrarladığı bu günlük tecrübelerin çoğu, tüm bu durumları sorgulamaya mahal vermemekte, hatta tam tersine tüm bunları teyid edecek şekilde gerçekleşmektedir. Ama aslında bunların tümü zihnimizdedir. Bize hissettirilen şeylerdir. Dışarıda var olduğuna emin olduğumuz o maddesel dünyanın yalnızca hayali bir kopyasını görmekteyiz. Bizim dünyamızı, sadece sahip olduğumuz algılar meydana getirmektedir. Susan Blackmore, beynin içindeki bu dünyayı, şu şekilde tanımlamıştır: Zihin, kişisel bir tiyatro gibidir. Ben, bu tiyatronun içinde, kafamın içinde bir yerlerdeyim ve gözlerimden dışarı doğru bakıyorum. Ama bu, çok duyulu bir tiyatrodur. Bu nedenle, dokunuşları, kokuları, sesleri ve hisleri de tecrübe edebiliyorum. Ayrıca ben, hayal gücümü de kullanabiliyorum. İç gözüm veya iç kulağım sayesinde zihinsel bir ekran üzerinde görüntüleri ve sesleri görünür hale getirebiliyorum. Bunların tümü benim bilincimi oluşturuyor ve "ben" bunları tecrübe eden izleyiciyim.67Bizim gözlemlediğimiz dünya, yalnızca bir kopya dünyadır. Işıklarla donatılmış bir lunapark, beyinde oluşan bir kopya görüntüdür. Kaynağı yalnızca elektrik sinyalleridir. Çevremizdeki insanların, yakınlarımızın, etraftaki kuşların sesleri, beynimizin içinde oluşan kopya seslerdir. Kaynağı yalnızca elektrik sinyalleridir. Yediğimiz bir meyvenin tadı ve kokusu, beynimizde oluşan kopya lezzet ve kopya kokudan ibarettir. Meyvenin aslını yememiz imkansızdır. Beynimizdeki meyvenin her türlü özelliğinin kaynağı elektrik sinyalleridir. Hiçbir zaman Güneş'in gerçek sıcaklığını, denizin gerçek serinliğini ve bir buz parçasının gerçek soğukluğunu hissetmiş değiliz. Çünkü Güneş'in, denizin ve buzun asıllarına hiçbir zaman ulaşamadığımız gibi, onların bizde meydana getirdiği etkiler de yalnızca elektrik sinyalleridir. Karşımızda duran su bardağı, aslında bizden uzakta değildir. Karşımızda durmamaktadır. O, beynimizin içindedir. Onun görüntüsünü beynimizin içinde görürüz. Bardağın cam yüzeyine dokunduğumuzu zannettiğimizde, aslında bardağın aslına dokunmayız. Çünkü dokunmayı hisseden parmaklar değil, beynimizdir. Bu durumda insan, hiçbir zaman gerçek bir bardağa dokunamaz. O bardaktaki suyu içemez. İçtiği su, yine insanın kendi beyninde oluşan algıların verdiği bir su içme hissinden ibarettir. Ülkemizde de gösterime giren What The Bleep Do We Know? (Ne Biliyoruz ki?) belgesel filminde Atlanta Georgia'da Life Üniversitesi'nden tıp doktoru Joe Dispenza, "beyniniz şurada (dışarıda) olanla burada (beynin içinde) olan arasındaki farkı bilmez" diye belirtmekte, aynı belgeselde Fred Alan Wolf ise, "'burada' (beynin içinde) olandan bağımsız bir 'şurada' (dışarıda olan) yoktur"68 demektedir. Yaşadığımız hayat, söz konusu kopya algıların bir bütünüdür. Bunların gerçekçi görüntüsü ise oldukça aldatıcıdır. Biz, karşımızdaki kişinin de bizimle aynı şeyleri algıladığını düşünür, onunla bu konuda hemfikir olur ve algıladığımız dünyanın gerçek halini gözlemlediğimizi zannederiz. Oysa gördüğümüz ve duyduğumuz şeyler konusunda bizimle hemfikir olan karşımızdaki kişi de, bizim beynimizde oluşan bir görüntüden ibarettir. Ayrıca, onun algıladığı şeylerin bizimkinden farkının ne olduğunu hiçbir zaman bilemeyiz. Bizim için yeşilin nasıl bir şey olduğunu, ıhlamur kokusunun neye benzediğini ona tarif edebilmemiz mümkün değildir. Bu durumda gerçek nedir? Joe Dispenza, konuyla ilgili olarak şu soruları sorar: Bilimsel deneyler gösterdi ki, eğer bir kişiyi alıp beynini belli PET taramalarıyla veya bilgisayar teknolojisiyle incelerken belli bir nesneye bakmalarını istersek beynin belli bölgeleri aydınlanıyor. Sonra gözlerini kapatıp aynı nesneyi hayal etmeleri istendiğinde, sanki o nesneye gerçekten gözle bakıyormuş gibi, beynin aynı bölgeleri aydınlanıyor. Bu, bilim adamlarının şu soruyu sormasına neden oldu: O zaman kim görüyor? Beyin mi görüyor? Yoksa gözler mi? Gerçek ne? Gerçek olan beynimizle gördüğümüz mü? Yoksa gözlerimizle gördüğümüz mü? Ayrıca gerçek şu ki, beyin çevresinde gördükleriyle hatırladıkları arasındaki farkı bilmez. Çünkü aynı özel sinir ağları ateşlenir. Bunun üzerine bilim adamları yine aynı soruyu sorar: Gerçek nedir?69"What the Bleep Do We Know?" belgeselinde J. Z. Knight, gerçekliği şöyle tanımlamıştır: Bu gerçekliğe gerçek demeye izin verdik... hayal gücüyle... hareketsizliği kırmak, kaostan çıkmak ve onu biçiminde tutmak için ona "madde" diyoruz.70Bizler, yalnızca bize ait olan bir algı dünyasının içinde yaşarız. Bu dünyadaki görüntüler, başka kimsenin bizimle paylaşamayacağı, kimsenin onaylayamayacağı görüntülerdir ve biz bu görüntüleri gerçek olarak kabul ederiz. Bu durumda, gerçek sadece bir hayal midir? Sadece bize hissettirilenlerden mi ibarettir? Kendi bedenimiz olarak sahiplendiğimiz beden, kendi yaşamımız diye kabul ettiğimiz yaşam, bizim zihnimizde sadece bir hayal olarak mı var olmaktadır? Bunların tümü gerçekten de birer hayaldir. Kendi beynimizin içinde var edilen bir hayal aleminin içinde varlığımızı sürdürürüz. Dışarıdaki gerçek dünyayı izlediğimizi düşünürüz. Ama aslında bizim için beynimizde yaratılan yepyeni bir dünya vardır ve bizim bunun dışına çıkmamız imkansızdır. Filozof Geoff Haselhurst, bizim beynimizde oluşturduğumuz gerçeklik kavramı konusunda bilimin açıklamasız kaldığını şu sözlerle açıklar: İkinci olarak, (ve hayal kırıklığına uğratıcıdır ki) algılarımız bizi aldatırlar. Felsefeciler, binlerce yıldır zihnimizin algılarımızı temsil ettiğini ve bu nedenle bizim gördüğümüz, tattığımız ve dokunduğumuz dünyanın, bizim algılarımıza sebep olan gerçek dünyadan farklı olduğunu biliyorlardı. Renk algımız, zihnimizin nasıl belirli bir ışık frekansını temsil ettiğine çok açık bir örnektir. Dahası, eğer gerçekliği tanımlayacaksak, bunu algılarımızı meydana getiren gerçek varlıklardan yola çıkarak yapmamız gerekir, aslını tam temsil etmeyen duyularımızdan değil. Bu nedenle bilim, deneysellik üzerine kurulmuş olduğundan, gerçekliği tanımlama konusunda pek başarılı olmamaktadır.71Peter Russell ise şu açıklamaları yapar: Öncelikle, modern fiziğin vardığı sonuçların bizim deneyimlerimizden veya gerçeklerden çok uzaklaştığını şaşırtıcı bulabiliriz... Ama bundan daha şaşırtıcı olan, insan beyninde oluşan gerçeklik görüntüsünün, her şeyin aslına uygun olan tam bir görüntüsü olmasıdır... Maddesel dünyadan bahsettiğimizde, genellikle onun altında yatan gerçekliği kastederiz – bizim "dışarıda" olarak algıladığımız dünyayı. Ama aslında biz sadece gerçeğin görüntüsünü tarif ederiz. Bizim tecrübe ettiğimiz maddesellik, hissettiğimiz katılık, bildiğimiz "gerçek dünya"nın tümü, zihinde yaratılan görüntünün parçalarıdır. Bunların tümü gerçeği yorumlama şekilleridir. Her ne kadar kulağa çelişkili gelse de, madde, zihinde yaratılan bir şeydir.72 (vurgu orijinaline aittir.)
Peki bu durumu fark edip kabullenmek zor mudur? Fred Alan Wolf, insanların içinde yaşadıkları hayal dünyasına olan alışkanlıklarını ve "asıl gerçeklik" kavramından nasıl uzak durmaya çalıştıklarını şu sözlerle özetler: Bizler bilinçsizce içimizde gömülü olan bu sırrı saklama çabası içindeyiz... Bir başka deyişle, bizler bilinçsizce, her şeyin gördüğümüz şekilde olduğu illüzyonun altında yaşamayı seçiyoruz. Bu yalnızca benim veya sizin için geçerli olan önemli bir gerçek değil, bu evrenin varlığının en derin sırrıdır... Bunun (bu sırrı saklama çabasının) sonuç vermesinin tek nedeni, buna inanmakta hepimizin hemfikir oluşumuzdur. Eğer buna inanmayı bir dakika veya sadece bir saniye, hatta tek bir milisaniye kadar durdurursak ve bilincimizin bunu durduğumuzun farkına varmasını sağlarsak, bu sırrın açığa kavuştuğunu görürüz.Beynimizde oluşan dünyanın gerçek olmadığını kavramak ve bunu kabullenmek, bir materyalist için oldukça zordur. Ama bu, bugün bilimin doğrulamış olduğu bir durumdur. Buna rağmen, Fred Alan Wolf'un da belirttiği gibi, bu büyük gerçek görmezden gelinir. Bir hayal dünyasında yaşamakta olmamız, sıradan bir bilimsel buluş gibi yansıtılır ve çözülemeyen bir problem olarak kabul edilir. Bunun tek nedeni, bizim için "gerçek" olanın, materyalist zihniyet için "kabul edilemez" oluşudur. Materyalistlerin kabul edemedikleri ve bilim adamlarının arayıp durdukları bu "gerçek", insana ait ruhtur. Bu dünyada mutlak olan ve ahirette sonsuza kadar varlığını sürdürecek olan insan ruhudur. Bu ruhu insana veren Allah'tır. İnsanın dışında var olan madde de, insanın kendi bedeni de, zihninde meydana gelen hayatı da bir gün yok olup gidecektir. Baki ve Mutlak olan, Yüce Allah'ın dilediğine verdiği Kendi emrinden olan "ruh"tur. Hani Rabbin meleklere: "Gerçekten Ben, çamurdan bir beşer yaratacağım" demişti.
Rüyadaki Gerçeklik
Rüyamızda bize araba çarptığını görebilir ve bununla ilgili hisleri net olarak algılayabiliriz. Araba yaklaşırken hissettiğimiz korkuyu, arabanın geliş şeklini ve hızını, bize çarptığında bedenimizde meydana gelen acıyı gerçekte olduğu şekilde yaşar ve bu olayın gerçekliğine dair hiçbir kuşku duymayız. Havanın sıcaklığı, insanların bakışları, giydiğimiz kıyafetler, her şey son derece gerçekçidir. Ama aslında bunların hiçbirini yaşamamışızdır. Bize ulaşan hiçbir ışık, hiçbir ses yoktur. Görüntünün, sesin, kokunun oluşması için hiçbir sebep yoktur. Dış dünya dediğimiz kavram, yok olmuştur. Sadece zihnimizde yaşanan bir hayat vardır. Ama bunun bu şekilde olduğunun farkında olmayız. Rüya gördüğümüz sırada bize tüm bunların bir rüyadan ibaret olduğu hatırlatılacak olsa, buna ihtimal vermez, içinde yaşadığımız dünyanın gerçekliğine oldukça ikna oluruz. Bizim için, rüya sırasında gördüğümüz, kokladığımız, dokunarak hissettiğimiz ve duyduğumuz şeylerin kesin bir gerçekliği vardır. İşte bu nedenle, rüya sırasında korkularımız, sevinçlerimiz, endişelerimiz gerçektir. Bütün fiziksel deneyimleri, uyanıkken yaşadığımız şekli ile yaşarız. Rüya sırasında, rüyada olduğumuzdan şüphelenmemizi gerektirecek hiçbir delil söz konusu değildir. Rüya örneği, bize ait dış dünyanın bir algıdan ibaret olduğu gerçeğini kanıtlamak için oldukça etkili bir örnektir. Rüya sırasında insan, çevresindekilerin gerçek olmadığına ikna olamadığı gibi, gerçek hayat dediği bu dünya içinde yaşarken de, bunun yalnızca zihnimizde algılanan bir gerçeklikten ibaret olduğuna ikna olmakta oldukça zorluk çeker. Oysa "gerçek hayat" dediğimiz görüntüleri algılayış biçimimiz, rüyaları algılayış biçimimizle tamamen aynıdır. Her iki görüntü de zihnimizde oluşur. Her iki görüntüyü de izlerken bunların gerçekliğinden şüphe duymayız. Oysa rüyaların gerçek olmadığına dair elimizde gerçek bir delil vardır. Rüyadan uyandığımızda, "demek ki gördüklerim sadece bir rüyaymış" deriz. Öyle ise, şu anda gördüklerimizin bir rüya olmadığını nasıl ispatlayabiliriz? Allah, ayetlerinde bu gerçeği şöyle haber verir: Sur'a üfürülmüştür; böylece onlar kabirlerinden (diriltilip) Rablerine doğru (dalgalar halinde) süzülüp-giderler. Demişlerdir ki: "Eyvahlar bize, uykuya-bırakıldığımız yerden bizi kim diriltip-kaldırdı? Bu, Rahman (olan Allah)ın va'dettiğidir, (demek ki) gönderilen (elçi)ler doğru söylemiş". (Yasin Suresi, 51-52)Şu anda bunun ispatı, bize bilimsel olarak verilen delillerdir. Rüyadan uyanacağımız an ise, yaşamımızın sona ermesi ile başlayacaktır. Şu durumda, asıl doğru olan bu dünyanın bizler için sadece bir hayal, bir rüya gibi zihinde yaşandığını kabul edip ona göre davranmaktır. Peter Russell, rüyadaki gerçeklik ile yaşadığımız dünyaya ait gerçekliği şu şekilde karşılaştırır: Dünya algımız, "dışarıda" olanın oldukça ikna edici bir görüntüsüdür. Ama bizim gece gördüğümüz rüyalardan daha "dışarıda" olan hiçbir şey yoktur. Rüyalarımızda etrafımızda görüntülerin, seslerin ve hislerin olduğunun farkında oluruz. Kendi bedenimizin farkında oluruz. Düşünür ve karar veririz. Korkuyu, kızgınlığı, mutluluğu ve sevgiyi yaşarız. Diğer insanları, bizimle konuşan ve bizimle etkileşim içinde olan ayrı ayrı kişiler olarak algılarız. Rüya, bizim etrafımızdaki "dışarıdaki" dünyada gerçekleşiyor gibidir. Sadece uyandığımızda, bütün bunların rüya olduğunu anlarız – her şey zihnimizde yaratılmaktadır.Descartes ise bu gerçeği şu şekilde tanımlamıştır: Rüyalarımda şunu bunu yaptığımı, şuraya buraya gittiğimi görürüm; uyanınca da hiçbir şey yapmamış, hiçbir yere gitmemiş olduğumu, uslu uslu yatakta yattığımı anlarım. Benim şu anda rüya görmediğim, hatta bütün hayatımın bir rüya olmadığı güvencesini bana kim verebilir?75Elbette ne etrafımızdaki insanlar, ne de algılarımızın sahibi olan biz şu anda yaşadığımız hayatın bir rüya olmadığı güvencesini hiçbir zaman veremeyiz.
Yatağımızda uyuyoruz, gözlerimiz kapalı, ama yine de birçoğumuz çok canlı görsel deneyimler yaşıyoruz. Bu görsel deneyimlerde insanların bulunduğu bir dünyadayız, çevremizde olaylar oluyor ve biz bu rüyayı görürken, bu ortam, bir biçimde bize gerçekten dünyadaymışız gibi görünüyor. fiimdi bu gerçekten önemli, çünkü bize beyinlerimizin aslında görme deneyimini rüyalarımızda olduğu şekilde üretme yeteneği olduğunu gösteriyor. Bu da bazı felsefeciler ve zihin üzerinde çalışan teorisyenler için genel anlamda şunu gösteriyor, belki de bizler uyanıkken ve dünyayı gözlemlerken, yanlış bir anlayışa sahibiz. Belki de gerçekten tüm deneyimlerimizi, dünyayla ilgili tüm görsel tecrübelerimizi bir biçimde beynimiz şekillendiriyor ve bizim dünyayla doğrudan bağlantı halinde oldu ğumuz ile ilgili genel kabul tümüyle yanlış.76 Rüya için verebileceğimiz bu örnek, gerçek hayat olarak adlandırdığımız bu hayat için de geçerlidir. Bu hayatın gerçek olmadığını, yalnızca bir algı olarak gösterildiğini bilen bir kişi için, burada dünyaya yönelik olarak yaşadıklarının ve duyduklarının hiçbir önemi yoktur. Çünkü tıpkı rüyada olduğu gibi, gerçek olmayan bir hayatın içinde yaşarken, bunun sahteliğini fark etmiştir. Kendisinden menfaat gözetmek isteyen kişilerin gerçekte var olmadıklarını, çevresindeki aldatıcı güzellik ve metaların gerçekte bir hayalden ibaret olduğunu artık bilmektedir. Dolayısıyla, dünyada var olan şeyler üzerinde hırs yapmasının, menfaat edinmek için çaba sarfetmesinin bir anlamı yoktur. Gelip geçici bir rüyanın içinde yaşamaktadır ve asıl hayatın bundan sonra başlayacağını bilmektedir. Yazar Remez Sasson, konuyla ilgili olarak şu sözleri söylemektedir: Bu sanki bir film gösterimi gibidir. Filmi seyreden kişi, karakterlere ve ekranda olanlara tamamen kendisini kaptırmıştır. Kahramanlarla birlikte mutlu olur veya üzülür, sinirlenir, bağırır ya da güler.Yaşadığımız dünya da, tıpkı rüyalar gibi hayal görüntülerden, hayal kokulardan, hayal tatlardan ve hayal hislerden oluşmaktadır. Elbette, bu hayatın sonu gelmeden evvel isteyen bu rüyadan uyanıp gerçekleri görebilir. Bu rüyadan uyanmak, gerçek olanın bu dünya olmadığını fark etmek, asıl gerçekliğin ahiret olduğunu anlamayı sağlayacaktır. Ahireti kavrayan bir kişi ise, dünyanın geçiciliğinin farkında olur, ahirette kurtuluşa ermek için Allah'ı razı etmesi gerektiğini bilir ve bu amaç uğruna yaşamaya başlar. İnsana dünyada ve ahirette sonsuz nimetleri getirecek olan gerçeklerden biri, işte budur. Ayetlerde, kıyamet gününde uyandırılan insanlar şu şekilde haber verilmektedir: Sur'a da üfürülmüştür. İşte bu, tehdidin (gerçekleştiği) gündür. (Artık) Her bir nefis, yanında bir sürücü ve bir şahid ile gelmiştir. "Andolsun, sen bundan gaşet içindeydin; işte Biz de senin üzerindeki örtüyü açıp-kaldırdık. Artık bugün görüş-gücün keskindir." (Kaf Suresi, 20-22)
Beyinde Algı Bozuklukları ve Farklı Bir Dış Dünya
Dünyanın gerçek görüntüsünü gördüğümüze dair bizi ikna eden beş duyumuz, söz konusu algıları meydana getiren elektrik sinyallerinden mahrum kaldığında, dış dünya da ortadan kalkar. Bu, bilimsel bir gerçektir. Beş duyu, ancak elektrik sinyalleri yoluyla bize bilgi verir. Dış dünyada herhangi bir bilgi olsa, fakat ilgili elektrik sinyalleri bize ulaşmasa, bundan haberimiz olmayacaktır. Beyinde algı yanılmaları, bu gerçeği bize açıkça gösteren en önemli delillerdendir. Örneğin karşımızdaki odaya bakar ve odanın tamamını mükemmel şekilde gördüğümüzü zannederiz. Ama gerçek bu şekilde değildir. Karşımızdaki odanın küçük bir noktasını hiçbir şekilde göremeyiz. Bu, sadece bu odayla sınırlı bir durum değildir. Baktığımız her yerde o kayıp alan mutlaka vardır. Hayatımız boyunca gördüğümüz görüntü karelerinin her birinde aslında o küçük noktayı hiçbir zaman görememişizdir. Bu, her insanda var olan "kör noktadır". Bu körlüğün sebebi, gözü beyne bağlayan sinirlerin gözün bir noktasında bulunmamasıdır. Ancak buna rağmen, karşımızdaki görüntüyü daima eksiksiz görürüz. Bunun nedeni, beynin tamamlayıcı özelliğidir. Kör nokta nedeniyle görünmeyen alan, beynin "boyama" ve arka plandaki diğer görüntüler ile "tamamlama" yeteneği nedeniyle görünür hale gelir. Bu, aslında olağanüstü bir durumdur. O noktada bizim için gerçek anlamda hiçbir şey yoktur. Beynin orada var ettiği şey tamamen hayalidir. Ve biz, o noktayı "göremediğimizi" asla bilmeyiz. Beyin kör noktayı, orada olması gerektiğine karar verdiği en iyi tahminle, yani arkadaki fonla doldurur. Bu tahminin nasıl oluştuğu, bilim adamları için hala bir soru işaretidir. Kaliforniya Üniversitesi, Psikoloji Bölümü ve Nörobilim Programı profesörü ve Beyin ve Algılama Merkezi Başkanı Vilayanur S. Ramachandran, bu sırrı şu şekilde tanımlar: Örneğin kör noktanızı bir karenin köşesine "hedeşemeye" çalışabilirsiniz. Diğer üç noktayı fark eden görme sisteminiz eksik köşeyi tamamlayacak mı? Bu deneyi kendinizde uyguladığınızda aslında köşenin gözden kaybolduğunu, "ısırılmış" ya da bulanıklaşmış olduğunu göreceksiniz. Görünüşe bakılırsa kör nokta üzerinde tamamlama yapan sinir mekanizması köşeler ile başa çıkamıyordur, doldurulabilecek veya doldurulamayacak şeylerin bir sınırı vardır.78Peki beyindeki bu tamamlama işlemi üzerinde bizim bir tercihimizin olması mümkün müdür? Ramachandran, bu soruya da şu cevabı verir: Görmeyle bağlantılı eksikleri tamamlama çok farklıdır. Kör noktanızı bir halı deseni ile doldurduğunuzda, bu noktayı neyin tamamladığıyla ilgili tercihleriniz yoktur, zihninizi bu konuda değiştiremezsiniz. Görsel boşlukları doldurma görevini görmeyle ilişkili nöronlar yerine getirir. Onlar bir kez karar verdikten sonra onların bu kararı geri çevrilemez: Diğer beyin merkezlerine bir kez "evet, bu kendini tekrar eden bir desendir" veya "evet, bu düz bir çizgidir" talimatları gittiğinde, algıladığınız şeyi geri alamazsınız.79
Dolayısıyla beyin, bizde var olduğuna inandığımız bir illüzyon meydana getirir. Söz konusu kör noktadaki görüntü, karşımızdaki gerçek görüntü değildir. Ama biz bunun farkında olmayız. Fakat ilginç olan, görüntünün bütününün gerçek olduğuna dair de hiçbir kanıtımızın olmamasıdır. Gerçekte kör noktadaki var olmayan görüntü de, tıpkı diğer görüntüler kadar gerçektir. Günlük hayatımızda sahip olduğumuz kör noktanın nerede bulunduğunun farkında bile olmayız. Bu durumda gün içinde edindiğimiz görüntülerin de birer hayal olup olmadığını bilemeyiz. Bize "gerçekçi" görünmeleri, gerçek olduklarına inanmak için yeterli değildir. Beyindeki diğer algı yanılmaları veya algı bozuklukları da bu gerçeği delillendirmektedir. Bunlardan biri kortikal renk körlüğüdür. Eğer beynin her iki yarım küresinde de renklerle ilgili bölüm olan V4 hasar alırsa, söz konusu hastalık ortaya çıkar. Bu hastalığa sahip olan kişiler dünyayı grinin gölgeleri şeklinde görürler. Her şey sanki siyah beyaz bir film gibidir. Ama gazete okumak, insanların yüzünü tanımak veya hareketleri ve yönleri seçebilmek konularında hiçbir problemleri yoktur.81 Buna karşılık eğer orta temporal alan (MT) hasar görürse, hasta hala kitap okuyabilir, renkleri görebilir ama bir şeyin hangi yöne doğru gittiğini ve hangi hızda gittiğini anlayamaz. Prof. Ramachandran, bu konuyla ilgili şunları yazmıştır: (Beyinde), bir ya da daha fazla alan hasar gördüğünde birkaç nörolojik hastada gözlemlenen çelişkili zihinsel durumlar ile karşılaşırsınız. Bunların içinde nörolojik anlamda en bilinen örneklerden birisi "hareket körlüğü" bulunan İsviçreli bir kadın (ona Ingrid diyeceğim) ile ilgilidir. Ingrid'in beyninde orta temporal (MT) alanda çift taraşı bir hasar meydana gelmişti. Birçok açıdan normal görüyordu, cisimlerin şekillerini söyleyebiliyor, insanları tanıyabiliyor ve hiçbir sorun olmaksızın kitap okuyabiliyordu. Fakat koşan bir insana ya da yolda ilerleyen bir araca baktığında, düzgün ve sürekli hareketler görmek yerine hareketsiz, hızla yanıp sönen kesik ve ani hareketler görüyordu. Gelen arabaların modelini, rengini ve hatta plakalarını tespit edebilmesine rağmen, onların hızını tahmin edemediği için caddenin karşısına geçmekten korkuyordu. Birisiyle yüz yüze konuşmanın telefonla konuşmaya benzediğini, çünkü normal bir konuşma sırasında kişinin yüz ifadesinin değiştiğini görmediğini söylüyordu. Hatta bir fincan kahve ikram etmek bile büyük bir sıkıntı vesilesiydi, çünkü sıvı kaçınılmaz olarak taşıyor ve yere saçılıyordu. Ne zaman yavaşlaması ve ne zaman kahve cezvesinin açısını değiştirmesi gerektiğini bilemiyordu, çünkü sıvının fincanın içinde ne hızla yükseldiğini öngöremiyordu. Bu beceriler sizin ve benim için çok zahmetsiz olabilir ve bunları oldukça doğal karşılarız. Fakat ancak bir şey ters gittiğinde, örneğin bu alan hasar gördüğünde görmenin ne kadar karmaşık olduğunu anlamaya başlarız.82Halisünasyonlar da, algı yanılmalarının bir diğer örnekleridir. Genellikle beyinde meydana gelen bir hasar, çeşitli ateşli hastalıklar, kullanılan ilaçlar veya yaşlılık ve bunama sonucunda oluşan halisünasyonlar, kişinin, karşısında aslında var olmayan şeyleri var olarak algılamasıdır. Halisünasyonlar, kişilerin etraşarında olmayan görüntüleri görmeleri ve olmayan sesleri duymaları şeklinde meydana gelir. Bu kişiler, halisünasyon gördüklerinde bilinçli ve uyanık durumdadırlar. Görüntülerin, gören kişi için gerçekliği oldukça ikna edicidir. Tüm bunların açıklaması şudur: Bizler, dış dünyayı mükemmel şekilde algıladığımızdan ve algılarımızın bir bütün olduğundan şüphe etmeyiz. Ama kimi zaman halisünasyon gören bir kişi için de aynı şey geçerlidir. O da gördüğü hayali görüntülerin gerçekte var olduğunu düşünmektedir. Bu durumda, beynimizde oluşan dış dünyanın neye benzediği veya diğer kişilerin algılarından farklı olup olmadığı konusunda söyleyebileceğimiz hiçbir şey yoktur. Bu, 21. yüzyılın bilimi ile hiçbir şekilde test edilemeyecek, deneylerle saptanamayacak bir gerçektir. Her birimiz için var edilen dünyanın nasıl bir dünya olduğunu bilmemiz imkansızdır. Bizler, bu dünyanın içinde, yalnızca bize algılatılanlarla muhatap oluruz. Bunların dışına çıkmamız, bunun fazlasını düşünmemiz mümkün değildir. Duyularımızla iletilen elektrik sinyalleri, bizim için dış dünyanın kopyasını meydana getirirler. Ama temelde, bu dış dünyayı algılayan, algıladığı şeylerden anlam çıkaran, endişelenen, sevinen, üzülen, heyecanlanan, düşünen, tanıyan, analiz yapan bir "benlik" bulunmaktadır. "Ben" dediğimiz bu varlık, acaba beynin içinde bir yerlerde midir? Nöronların birbirleriyle etkileşimleri bizi düşündürüp mutlu eder mi? Çalan bir müzikten hoşlanmamızı sağlar mı? Bu etkileşim, bir manzaraya bakmaktan veya lezzetli bir yemeği yemekten zevk duymamızın kaynağı mıdır? Elbette akıl ve vicdan sahibi bir insan bunların hiçbirine "evet" cevabı veremez. Benliğimiz, beynin tamamen dışında bir şeydir ve bunun adı "ruh"tur. Sana ruhtan sorarlar; de ki: "Ruh, Rabbim'in emrindendir, size ilimden yalnızca az bir şey verilmiştir." (İsra Suresi, 85)
| ||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Bizim ayetlerimize iman edenler sana geldiklerinde, onlara de ki: "Selam olsun size. Rabbiniz rahmeti Kendi üzerine yazdı ki, içinizden kim bir cehalet sonucu bir kötülük işler sonra tevbe eder ve (kendini) ıslah ederse şüphesiz, O, bağışlayandır, esirgeyendir." (Enam Suresi, 54)
2 Haziran 2012 Cumartesi
KUANTUM FİZİĞİNİN ARDINDAN DIŞ DÜNYA
Etiketler:
AdnanOktar,
Allah,
CharlesDarwin,
Darwininaçmazıruh,
Darwinizm,
HarunYahya,
Kuran,
Ruh,
Yaratılış
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder